yazi
Feride Ozbilge
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Makaleler
  4. HAYATIN UNUTTUĞU KAPILAR…

HAYATIN UNUTTUĞU KAPILAR…

featured

Bir Odada Kalan Ömürler..

Evlerin kapıları kapanınca, insanların içi de kapanırmış meğer.
Bir kapı bir gün “son kez” kapanır ve o ev, içindekiyle birlikte unutulmaya başlarmış.
Zaman, dışarıda akıp giderken içeride biriken yalnızlık ağırlaşır, duvarlara siner.
İşte bu, hayatın unuttuğu kapılardan biriydi.

Ve o kapının ardında küçük, loş bir oda… O odada bir kadın… Bir ömür.

Adı Meryem’di; kimi günler kendini “insan” bile hissetmezdi.
Çünkü insan, sesle yaşardı; ses yoksa nefes eksilirdi.
Bir sabah uyanır, ocağa çay koyardı. Eskiden kahvaltılar kızarmış ekmek, sobanın üzerinde fokurdayan çay, radyodan gelen “arkası yarın” sesleriyle dolardı.
Şimdi bir bardak çay, iki bisküvi… Bir insanın hayatta kalma ölçüsü buydu.

Eskiden kapılar çalınırdı; komşu girer, “Var mı bir kahven?” derdi.
Bir bardak su bile dünya kadar sohbetin mehenk taşı olurdu.
Şimdi kapılar kapalı, kapı önleri sessiz.
Bir komşunun öldüğünü üç gün sonra duyan şehirler var artık.
Meryem’in büyüdüğü dünyada bu, aklın alamayacağı bir acıydı.

Rehberindeki numaraların yarısının sahibi ölmüştü.
Ama silemiyordu.
Her numara bir ses, bir nefes, bir kahkaha, bir anıydı; silerse hepsi ölecekti sanki.
Telefonu her açtığında bir kütüphane gibi dizilmiş sessiz ruhlarla göz göze geliyordu.

Yanına kimse gelmeyince insan nazlanamaz.
Nazlanmak için “nazı kaldıracak biri” gerekirdi.
Sevgi bile lükse dönmüştü artık; sevgi isteyen, karşılık bekliyordu.
Meryem, sevgisizliğin ve güvensizliğin ağır yükünü omuzladı yıllarca.
Çünkü gülümseyip sığındığı herkes liman olmadı, başkalarının hırsı ve hainliği defalarca yaraladı onu.

Kendi kendine kaldıkça insan, kendi sesine bile yabancılaşırmış.
Meryem bazen bağırası gelirdi; bağıramazdı.
Taş duvarlar dinlemezdi; konuşsan, sesin eksilerek geri gelirdi ,eksilmiş bir insan gibi.

Eskiden safmış; gülene gülermiş, dost sandığı çokmuş.
Şimdi yüzlere inanamaz olmuştu.
“Keşke beni tanımasaydın,” diye yazdığı oluyordu bazen.
Ama insan kimi zaman incinerek iyileşir.
Kimi zaman yarasını göstererek nefes alır.

Hastalarına bakmıştı bir ömür. Doktorluk en kutsal meslekti hani.
Şifa olmaya çalışmış, yorgunluğunu içine atmıştı.
Enerjisini başkalarına veren bir kadın, kendi enerjisizliğini kimseye anlatamazdı.
Ama şimdi… şimdi o şifaya muhtaçtı.
Arıyordu. Bulamıyordu.

Hayat dediğin şey, birinin düştüğü yerde durup kalıyordu sanki.
Annesiç babası yoktu artık.
“Anne, baba ölünce, içindeki çocuk da ölür,” derler ya…
Meryem bunu iliklerinde hissederdi.
Aydın’ın annesini izlerken içten bir sızı duyuyordu;
“Anne gibi yar, baba gibi diyar yok ” derdi.

Meryem bazen kendi kendine sorardı:
“Neden geldim bu dünyaya?”

2015’te hayata tutunduğu o incecik ip kopsaydı, belki şimdi çektiği on yıl olmayacaktı.
Ama yaşamak bir kaderdi; ölmek bir nasip.
İkisi arasındaki boşlukta insanlar çırpınıyor, kimse fark etmiyordu.

Bir odada yaşamak, bir ömrü tek odaya sığdırmak…
En büyük yalnızlık buydu.
Çünkü o oda, bir zamanların neşeli genç kızının mezarı gibiydi.
Eskiden gülüşleri vardı; şimdi gülmeyi unutmuştu.
Eskiden sevgi doluydu; şimdi sevgiyi arıyordu.
Eskiden umut doluydu; şimdi umudun bittiği yerde oturuyordu.

Ama bir mucize vardı hâlâ…
Bir insan vardı. Bir dost. Bir ses…
İçine attıklarını dışarı dökebildiği, azıcık da olsa nefes alabildiği biri.

Meryem’in yazdığı her uzun cümle bir çığlıktı aslında.
Sığdıramadığı yılların çığlığı.

Ve belki de en önemlisi şuydu:
“İnsan insana muhtaçtır.”
Çünkü taş duvarlar dinlemez.
Ama bir insan, bir tek insan, kocaman bir ömrü taşımaya yeter bazen.

Meryem’in yalnızlığı bireysel bir hikâye gibi görünse de aslında çağın aynasıdır.
Evler büyük ama gönüller dar.
Paylaşım azalıyor, şefkat kayboluyor, dayanışma unutuluyor.

O, kapısı çalınmayan, selamı karşılıksız kalan bir kadın olarak:
“Eskiden her şey farklıydı,” diyor.
Gerçek bağların, dostluğun ve küçük mutlulukların kıymetini hatırlatıyor.

Bir toplum, birbirine bakmayı unuttuğunda…
İnsanlar kaybolur. Sessiz çığlıklar odalarda kalır.
Ve o odalarda, tıpkı Meryem gibi, kalbinde hâlâ iyilik taşıyan ama yorgun düşmüş insanlar birer gölge gibi varlık sürer.

Meryem bazen, “Bakın! Bizler yalnız değiliz. Bizleri yalnız bırakan, anlayışsızlığınız ve vurdumduymazlığınız” derdi.

Ama umut hâlâ var.
Meryem’in hikâyesi acı dolu, ama boş değil.

Belkide en büyük hayat dersini veriyor bize:

“Yalnızlık bir insanın kaderi değildir; yalnızlık, toplumsal körlüğün ve kalp duvarlarının günahıdır.
Kimseyi küçümsemeyin, kimseyi görmezden gelmeyin.
Bir ses olun, bir el uzatın, bir çay ikram edin.
Küçük bir şefkat, bir ömür boyunca yetecetir.”

Ve Meryem’in , insanlığa en önemli mesajı:

“İyi insanlar, yorgunken bile değerlidir.
Kırılmış insanlar hâlâ sevilmeye layıktır.
İnsan insana daima muhtaçtır; yalnızlık insanlar değil, çağın günahıdır.”

Meryem’in odası sessizliğe gömülmüş olabilir.
Ama sesi, hayata dair dersleri, iyiliğin ve paylaşmanın değeri…
Kapıları kapatmış dünyaya bile ulaşır.

HAYATIN UNUTTUĞU KAPILAR…
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

VakaHaber.CoM ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Bizi Takip Edin
KAI ile Haber Hakkında Sohbet