O gün mezarlıkta rüzgâr vardı. Toprağın üzerinde ince bir kar tabakası duruyordu. Kar, mezar taşlarının arasına sessizce yerleşmişti; sanki dünya biraz daha susmuştu o gün.
Tabutun başında sadece birkaç kişi vardı. Ne uzun bir kalabalık… ne de iç parçalayan ağıtlar… Sadece erken bitmiş bir hayatın ağır sessizliği.
Tabutun üzerinde yazan isim: Zümrüt.
Henüz genç bir kadının adıydı bu.
Toprağa verilecek bedenin yanında duran yaşlı görevli, küreğini toprağa sapladı. Kürek toprağa her girdiğinde kuru bir ses çıkıyordu. İnsan bazen o sesi duyunca anlar: Bir hayat gerçekten bitmiştir.
Kimse o mezarın başında Zümrüt’ün nasıl öldüğünü anlatmadı. Ama bazı hikâyeler mezar taşına yazılmaz. Onlar insanların vicdanına kazınır ince ince.
Yıllar önce Zümrüt, Anadolu’nun küçük bir kasabasında büyüyen sessiz güzeller güzeli bir genç kızdı. Gözleri gülünce parlayan, konuşurken başını hafif yana eğen, dünyaya kimseye zarar vermeden yaşayan insanlardan. Ela gözleriyle sanki insanın içini görür gibi bakardı.
Bir gün kapılarına bir teklifle geldi en güvendiği akrabaları. İsviçre’den… “Güvenilir insanlar,” dediler. “Kefiliz her şeyine.”
Zümrüt’ün annesi o gün kızının saçlarını uzun uzun okşamıştı. Anneler bazen bir şeyleri hisseder ama kelimelere dökemez.
Zümrüt küçük bir valiz hazırladı. İnsan bazen valize sadece eşyalarını koymaz; umutlarını da koyar.
Uçağa bindiğinde gökyüzü pırıl pırıldı. Bulutların arasından geçen güneş ışığı kabine vuruyordu. Zümrüt o ışığa bakarken hayatının karanlığa doğru gittiğini bilmiyordu.
İsviçre’ye vardığında her şey hızlı gelişti. Çok hızlı. Henüz iki hafta geçmişti ki nikâh masasına oturtuldu.
Sorularına hep aynı cevap verildi: “Merak etme.”
Ama bazı gerçekler insanın karşısına bir gün kapı gibi dikilir.
Zümrüt çok geç öğrendi: Evlendiği adamın engelli olduğunu… daha önce birçok evlilik yaptığını… ve bu evin içinde sevginin hiç yaşamadığını.
Ev yavaş yavaş daralmaya başladı. Koridorlar , odalar soğuktu. Duvarlar suskundu. Ama insanların bakışları daha soğuktu.
Hakaretler başladı önce. Baskılar başladı.
Zümrüt çoğu zaman sustu içine attı. Çünkü bazı acılar bağırarak değil, sessizce yaşanır.
Aylar geçti tedirgin, mutsuz, yorgun.
Bir sabah uyandı ama kalkamadı. Bütün vücudu dökülüyordu. Doktora gitti ve tetkikler sonrası doktordan duyduğu kelime hayatını ikinci kez yıktı: Lenf kanseriydi.
Zümrüt o gün hastane camından dışarı baktı. Kar yağıyordu. Kar taneleri yere düşerken kimse seslerini duymaz. Tıpkı bazı insanların hayatları gibi.
Hastalık ilerledikçe evdeki insanlar da uzaklaştı ondan. Bir gün kapı açıldı. Ve Zümrüt gerçekten kapının önüne bırakıldı bir çöp poşeti gibi . Hasta bir beden… küçük bir valiz… ve paramparça bir hayat.
Kadın sığınma evindeki küçük odada yaşamaya başladı. O odada bir pencere vardı. Zümrüt çoğu zaman o pencerenin önünde otururdu. Kar yağarken memleketini düşünürdü. Annesinin mutfağını… çocukluğunu… bahçedeki dut ağacını… İnsan ölmeden önce en çok çocukluğunu özler.
Zümrüt’ün son isteği çok küçüktü. Banka hesabında biraz para vardı. “Ben öldüğümde küçük bir mezarım olsun,” demişti.
Ama kader bazen insanın son dileğini bile yarım bırakır.
Mezarlıkta rüzgâr biraz daha sert esti. Görevli küreği tekrar toprağa sapladı. Toprak tabutun üzerine düştü. Ve o anda dünyanın bir yerinde bir annenin kalbi biraz daha sızladı .
Zümrüt artık yoktu.
Ama geride bir soru kaldı: Bir insanın hayatı, başkalarının yalanlarıyla bu kadar kolay harcanabilir mi?
Kar hâlâ sessizce yağıyordu. Ve belki bir gün, bir baharın sabahında bir mezarın başında küçük bir kardelen açacaktı. İnsanlar ona bakıp sadece bir çiçek görecekti. Ama toprağın altında bir hayatın bütün acısı uyuyacaktı.
ZÜMRÜT..


