Feride Ozbilge
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Makaleler
  4. SOKAKLARI EDEP KOKARDI YOZGAT’IN….

SOKAKLARI EDEP KOKARDI YOZGAT’IN….

featured

Bazı yerler vardır, ayak bastığınızda sizi bir çocuk gibi sarıp sarmalar. Bazı sokaklar vardır, yürüdüğünüzde size geçmişi fısıldar. Sımsıcakolur içiniz. İşte Yozgat, benim için tam da öyle bir yerdi. Sadece doğduğum yer değil, büyüdüğüm, olgunlaştığım, edebi, vefayı, şükrü öğrendiğim yuvaydı.

Sabahları, annemin tandır başında yoğurduğu hamurun kokusu, mutfağın buğulu penceresinden sokağa taşar, komşu teyzenin yaptığı bazlamayla yarışırdı. Kapının önünden geçen biri, kokunun yönüne doğru selam verirdi:

Allah bereketini arttırsın gelin bacı!”

Ve annem, eli hamurlu, yüzünde bir tebessümle karşılık verirdi:

“Sizlere de nasip olsun, buyurun!”

Büyüklere selam vermek, yalnızca bir görgü kuralı değildi bizim için. Selam, kapıları açardı. Selam, dua gibi bir şeydi. O yüzden babalarımız, “Selamı esirgeme, selam verenin duası boş dönmez” derdi.

Mahallede bir çocuk aç mı kaldı? Bütün kapılar açılır, bir tas çorba, bir dilim ekmek gönderilirdi. Ama bunu alan çocuk, önce kaşığı eline almaz, avucunu açıp dua ederdi. Çünkü biz, nimetin bereketini, aç gözlülüğe değil, şükre bağlamıştık.

“Evin Direği Kadınlar, Ocağın Sözü Dedelerdi eskiden”

Dedem… Halil dedem. Çanakkale’de şehit olmuş ama hikâyesi hâlâ bizimleydi. Onu hiç görmedim ama babaannemin anlattığı her kelimeyle, sanki oturup dizi dibinde büyümüş gibi hissederdim.

Dedeler, evin sözüydü. Sofraya önce onlar oturur, önce onlar dua ederdi. “Sofra duasız kalırsa, bereketi kaçar” derdi ninem. Bu yüzden biz çatal kaşığa değil, dedemizin ellerine bakardık. O eller açılmadan lokma ağza girmezdi.

Annem… Evimizin direği, sabrın ve vefanın timsaliydi. O, bize sadece yemek yapmayı değil, paylaşmayı da öğretti. “Bir lokma ekmeğin varsa, yarısını ver, bereketin artsın” derdi. Ve ben çocuk aklımla, “Ekmeği bölünce küçülür, nasıl bereketlenir?” diye sorardım.

Bir gün bir dilim ekmekle kapıyı çalan bir komşu çocuğuna uzattı ekmeğini. O çocuk mutlu oldu, gülümsedi. İşte o zaman anladım: Bereket, elde büyüyen değil, yürekte çoğalandı.

“Mahallemizde, İnsan Gibi Yaşamanın Dersini alırdınız”

Mahallenin en yaşlısı Hacı Nine idi. Bastonuna dayandığında bile dimdik durur, gençlere gözdağı verirdi. Onun yanında sesimizi yükseltmek şöyle dursun, ayaklarımızın altına taş gelse ses çıkarmaya utanırdık.

Bir gün bir çocuk, taşla bir kediyi kovaladı. O an Hacı Nine’nin sesi bütün mahalleyi inletti:

“Evlat, bir kediyi inciten, Allah’ın rahmetinden nasibini keser!”

O çocuk başını öne eğdi, gözleri doldu. Ertesi gün, aynı çocuk, elinde bir tabak sütle kedinin yanına oturdu. Çünkü biz, nasihati emir gibi değil, merhamet gibi öğrendik.

Mahallede kimse yalnız değildi. Bir kadın dul kalmışsa, ekmeğini kapısına bırakan bir el olurdu. Bir yetim varsa, mahallenin bütün babaları ona sahip çıkardı. İnsan, sadece kendi evinde değil, bütün mahallenin sıcaklığında büyürdü.

“Ve Zaman Değişti…”

Şimdi o sokaklar hâlâ duruyor ama eskisi gibi değil. Artık çocuklar, duvarlara yaslanıp hikâye anlatan dedeleri değil, telefon ekranlarını izliyor. Sofralar hâlâ kuruluyor ama bereketi eski dualarda saklı kalmış gibi. Komşular hâlâ kapının önünden geçiyor ama selam, rüzgâr gibi esip gidiyor.

Bazen düşünüyorum…
Biz mi büyüdük, yoksa biz büyüdükçe dünya mı küçüldü?

Ama dedemin bir sözü vardı:

“İnsan, önce edep öğrenir evlat, sonra ilim. Edebi öğrenen, ilmiyle insan olur. İlimsiz yaşanır ama edepsiz asla.”

İşte bu yüzden, çocukluğumun Yozgat’ını her hatırladığımda, içimde sıcacık bir ses yükseliyor. Ve kendi çocuklarıma da aynı cümleyi fısıldıyorum:

“Evladım, önce edebi öğren. Sonra ilmi.”

SOKAKLARI EDEP KOKARDI YOZGAT’IN….
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Uygulamayı Yükle

Uygulamamızı yükleyerek içeriklerimize daha hızlı ve kolay erişim sağlayabilirsiniz.

Giriş Yap

VakaHaber.CoM ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

Bizi Takip Edin