Aynaya bakıyorum; ürkek, bıkkın…
Gözlerimde yılların yorgunluğu.
Çoktan işgal edilmiş hayallerimi
yıkıntılar içinden toplamaktan acizim.
İçim dışım hüzün…
Ahh Delal…
Ölü bir adamın
duvarda asılı kalan yakışıklı fotoğrafı
canımı yakıyor hâlâ.
Babam hiç gitmedi ki…
Sadece bir çerçevenin içinden bakarak
ömür boyu kanatıyor içimi.
Şu katıksız ömrümde
en çok da
kirpiklerimin ucuna astığım bayramlarla
yaralanıyor yüreğim.
Sonra boşveriyorum Delal…
Zaten gidenlerin ardından büyüyen
eğri büğrü düşleri
birer birer susturmadım mı içimde?
Bir çiçeğin özünden süzdüm zamanı.
Eksikti, kırgındı
ama yine de tutundum hayata.
Bana çocukluğumu geri veren o sesle
kaldım
bu kahrolası kentin
sessiz anılarında.
Mayıs geldiğinde,
bahçemde boy veren erik dallarının
umudu fısıldayan çiçeklerinden
medet ummadım mı?
Hani bazı türküler vardır ya Delal,
insanı kendi kalbine sürgün eder…
Ben de
boynu bükük suskunluklarımı
yüreğimin kıyısına bırakırken
anladım ki;
büyüdüğünde çocukluğun ölmüyormuş…
Sadece
içinde üşüyen bir çocuğa dönüşüyormuş.
Şimdi dünyanın herhangi bir yerinde,
adını hiç bilmediğim insanların acılarıyla
üşüyorum.
Baharın morçiçeklerine karışmış
papatya hikâyeleriyle
aklımla yüreğimin arasında
kocaman bir arafta yaşıyorum,
Delal…
Ne olur, o kavim sürgünlerinden çıkıp gelen çocukları anlat bana.
Elleri toprak kokan,
gözleri erken büyümüş çocukları…
Çünkü ben
avuçlarımda bütün ölü çocuklara
ömür saklıyorum.
Belki yaşayanlar gelir de
onlara biraz hayat götürür diye…


