1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Feride Ozbilge
  4. ÇOCUKLUĞUMUN MİRASI…
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

ÇOCUKLUĞUMUN MİRASI…

featured

Bazı çocukluklar albümlerde kalır. Sararmış fotoğrafların içinde gülümseyen yüzler, bayramlık elbiseler, okul çantaları, mahalle arkadaşları… İnsan yıllar sonra o fotoğrafları eline alır, bir süre bakar ve “Ne güzel günlermiş.” der.

Benim çocukluğumsa bir fotoğraftan çok, eski bir evin duvarına sinmiş koku gibi. Bir köşeden çıkıp geliyor bazen. Bir yemek kokusuyla, eski bir şarkıyla, kış akşamlarının erken kararan pencereleriyle, bir kapının açılış sesiyle… Hiç beklemediğim bir anda oturup geliyor yanıma .

Ve ben anlıyorum ki insan çocukluğunu geride bırakmıyor. Çocukluğu, insanın içinde büyüyor.

Çocukluğumdan bana kalanların içinde güzel şeyler de var elbette. Kalabalık sofraların sıcaklığı, evin içinde birbirine karışan sesler, büyüklerin konuşmalarını uzaktan dinleyen çocuk merakı, bayram sabahlarının telaşı, bir evin içinde herkesin birbirinin hâlinden anladığı o eski zamanlar…

Ama çocukluğun insana bıraktığı miras yalnızca güzel hatıralardan oluşmuyor.

Bazı miraslar vardır; kimse sana vermez, kimse “al bunu da yanında götür” demez. Sen farkına bile varmadan alırsın. Bir bakarsın yıllar geçmiş, saçlarına ak düşmüş ama çocukken öğrendiğin bir davranış hâlâ seninle yaşıyor.

Benim çocukluğumdan bana hep susmak kaldı. Öyle sessiz, sakin bir susmak ta değil bu.

İçinde söylenmemiş cümleler taşıyan, bazen insanın boğazına düğüm düğüm olup oturan, bazen de gözlerinin kenarında biriken bir damla yaş, bir suskunluk…

Çocukken insan bazı şeyleri neden yaptığını bilmiyor. Büyüklerinin yüzüne bakar, ses tonlarını dinler, evin havasını sezerek davranır. Birinin canı sıkkınsa çocukluğunun neşesini biraz kısmayı öğrenir. Bir mesele varsa fazla soru sormaz. Büyüklerin dünyasında kendisine ayrılan küçük yere çekilir sessizce.

Belki de insanın ilk kez kendinden vazgeçmesi böyle başlar kim bilir.

Kimse öğretmez bunu. Kimse karşısına geçip, “Bak çocuğum, üzüldüğünde susacaksın, canın yandığında belli etmeyeceksin, başkasını üzmemek için kendi duygunu içine atacaksın.” demez.

Ama çocuk öğrenir. Çünkü çocuk, sevdiği insanların yükünü hafifletmek ister.

Ben de öğrendim.

Bir evin içinde bazen tek bir bakışın, uzun bir cümleden daha çok şey anlattığını öğrendim. İnsanların sesindeki değişiklikleri fark etmeyi, yüzlerine bakıp ne söyleyemediklerini anlamaya çalışmayı öğrendim.

Sonra bu hâl büyüdü benimle. Bir gün canım yandığında “Bir şeyim yok.” dedim.
Başka bir gün içimden ağlamak geldiğinde sustum, susunca geçecek sandım .

Bir başka gün söylemek istediğim çok şey varken, karşımdakinin kalbi kırılmasın diye kelimelerimi geri yuttum.

Ve insan, bazı şeyleri çok uzun süre yaptığında artık onun bir seçim mi, alışkanlık mı, yoksa çocukluğundan kalmış bir miras mı olduğunu ayırt edemiyor.

Şimdi geriye dönüp baktığımda görüyor anlıyorum.

Benim suskunluğumun kökü bugünde değilmiş.
Çocukluğumun bir yerlerinde, küçük bir kızın dünyayı anlamaya çalıştığı o yıllarda başlamış.

Belki bir odanın köşesinde…
Belki sofradan kalkarken…
Belki büyüklerin konuşmalarına kulak kabartıp hiçbir şey sormadan odasına çekildiği bir akşamda…
Belki de gözleri dolduğu hâlde başını başka tarafa çevirdiği o küçücük anda.

Çocukluk böyle bir şey işte.

O gün küçücük sandığın şeyler, yıllar sonra karakterinin içine yerleşmiş bir taş gibi çıkıyor karşına.

Ama benim çocukluğum yalnızca susmaktan ibaret değildi. Bir de yokluğun kıymetini bilmek vardı.
Bir şeyin çokluğu değil, azlığının değerli olduğu zamanları gördük. Yeni alınan bir şeyin eve girdiği günün heyecanını, küçük bir hediyenin nasıl büyük bir mutluluğa dönüşebildiğini, bir eşyanın eskimeden atılmadığı yılları…

Bugün bir şeyin yenisini almak kolay belki.
Ama eskisinin hikâyesini bilmek bambaşka bir duygu.

Çocukken bir eşyanın yalnızca eşya olmadığını öğreniyorsun. Bir elbisenin üzerinde annenin emeği, bir sofranın üzerinde evin bereketi, bir oyuncağın içinde sana onu alan kişinin sevgisi olabiliyor.
Belki de bu yüzden bugün bazı şeyleri kolay kolay atamıyorum.
Bir mendil, eski bir fotoğraf, bir not, bir eşya…
Başkası için değersiz görünen bir şeyin içinde benim geçmişim olabiliyor.
Çünkü çocukluk, insana eşyanın kendisinden çok hatırasını bırakıyor.

Ve sonra yıllar geçiyor. Evler değişiyor. Sokaklar değişiyor. İnsanlar birer birer eksiliyor.

Bir zamanlar kalabalık olan sofralarda sandalyeler boşalıyor.
Önce bir ses eksiliyor evden. Sonra bir başka ses…

Bir gün fark ediyorsun ki çocukluğunun o kalabalığından geriye birkaç fotoğraf, birkaç eşya ve hafızanın inatla sakladığı küçük ayrıntılar kalmış.

İşte insanı en çok o küçük ayrıntılar vuruyor. Birinin sana sesleniş biçimi…
Bir mutfaktan gelen yemek kokusu…
Bir kapının açılırken çıkardığı ses…
Bir bayram sabahının telaşı…
Bir büyüğün elini öpüp başına koyduğun o an…

Çocukken hiç önemsemediğin, hatta belki fark etmediğin şeyler yıllar sonra insanın en kıymetli hazinesine dönüşüyor.
Çünkü bazı insanlar öldüğünde yalnızca kendileri gitmiyor.
Onlarla birlikte bir evin sesi de gidiyor.
Bir sofranın eski hâli…
Bir bayramın eski neşesi…
Bir çocuğun kendini güvende hissettiği o dünya…
Hepsi biraz eksiliyor.

O çok sevdiğin büyüklerinin ardından insanın elinde kalan şey bazen bir ev, bazen birkaç fotoğraf, bazen bir eşya değildir yalnızca.
Onlardan kalan, insanın içine yerleşmiş bir sestir.
Bir davranıştır. Bir cümledir. Bir kokudur. Bir alışkanlıktır.

Ve bazen öyle bir suskunluktur ki, kimse onun nereden geldiğini bilmez.
Ben bugün kendimde çocukluğumdan kalan pek çok şeyi taşıyorum.

İnsanlara, hayvanlara ,doğaya kıyamamamı…
Birinin derdini duyduğumda kendi derdimi unutabilmemi…
Elimden geldiğince yardımcı olmaya çalışmamı…
Bir sofraya oturduğumda başkasının tabağını düşünmemi…
Birinin yüzündeki küçücük değişikliği bile fark etmemi…
Ve belki de en çok, kendi canım yanarken bile “İyiyim.” diyebilmemi.

Bunların hepsi güzel mi? Bilmiyorum. Bazıları güzel bir miras.
Bazılarıysa taşımaktan yorulduğum bir yük.
Ama hepsi benim.
Çünkü insan geçmişini seçemiyor.

Çocukluğunun hangi cümlesinin ömrü boyunca peşinden geleceğini, hangi davranışının yıllar sonra bile kendini tekrar edeceğini bilmiyor.

Ben bugün o küçük çocuğa baktığımda onu suçlamıyorum.

Çünkü o, elinden geleni yaptı. Bildiği kadar sevdi. Bildiği kadar sustu. Bildiği kadar dayandı. Bildiği kadar büyüdü.

Ve belki de şimdi, yıllar sonra, ona borcum var.
Onu daha fazla susturmamak…
Üzüldüğünde “abartma” dememek…
Canı yandığında güçlü görünmesini beklememek…
Ağlamak istediğinde bırakmak…
Ve en önemlisi, ona bir zamanlar ihtiyacı olan cümleyi bugün söylemek:

“Artık anlatabilirsin.”

Çünkü bazı çocuklar büyür ama içlerindeki çocuk hiç büyümez.

Bir köşede, eski bir evin penceresinden dışarı bakan o küçük hâlleriyle kalırlar.

Yıllar sonra bile bir şarkıda irkilir, bir kokuda çocukluklarına döner, bir fotoğrafa uzun uzun bakarlar.

Ben de bazen öyle oluyorum.
Bir an geliyor, bugünkü hâlim kayboluyor.
Yılların bütün ağırlığı üzerimden çekiliyor.
Ve karşıma yine o küçük kız çıkıyor.
Henüz hiçbir şeyini kaybetmemiş.
Henüz bazı vedaların ne kadar uzun süreceğini bilmiyor.

Henüz bazı insanların bir gün yalnızca fotoğraflarda kalacağını bilmiyor.

Henüz susmanın bazen insanın içine yıllarca yerleşebileceğini bilmiyor.

Ona bakıyorum. Ve içimden sarılmak geliyor. Çünkü şimdi biliyorum:
Çocukluğumdan bana kalan yalnızca hatıralar değilmiş.

Biraz annemin sesi… Biraz babamın gölgesi… Biraz ailemin sofrası… Biraz eski evlerin sıcaklığı… Biraz kaybettiklerimin sessizliği…
Biraz da yıllar boyunca kimseye göstermeden taşıdığım o küçük kalpmiş.

İşte benim çocukluğumun mirası bu.
Sandıkta saklanan bir çeyiz değil.
Duvara asılan bir fotoğraf değil.
Bir evin anahtarı hiç değil.
İçimde hâlâ yaşayan bir çocuk.

Ve o çocuğun bana bıraktığı en büyük miras, bütün suskunluğuna rağmen hâlâ sevebilmek.

Hâlâ birinin derdine üzülmek.

Hâlâ bir sofrada ekmeği bölüşmenin değerini bilmek.

Hâlâ küçücük bir iyiliği büyük bir mutluluk saymak.

Hâlâ bir insanın yüzüne bakıp “İyi misin?” diye sorabilmek.

Belki de bütün acılara rağmen çocukluğumun bana verdiği en kıymetli şey bu: Kalbimi sertleştirmemiş olması.

Evet, sustum.

Çok şeyi içime attım.
Bazı geceler kendi kendime yetmeye çalıştım.
Bazı acıların adını yıllarca koyamadım.
Ama bütün bunların içinden geçerken çocukluğumdan bana bir şey daha kaldı:

İnsan ne kadar yorulursa yorulsun, içinde bir yerlerde sevgiyi koruyabiliyorsa tamamen kaybolmuş değildir.

Şimdi geriye dönüp baktığımda çocukluğuma “geçmiş” diyemiyorum. Çünkü geçmiş dediğimiz şey bazen hâlâ elimizdedir.

Bir çekmecenin içinde… Bir fotoğrafın arkasında…Bir evin kokusunda… Bir annenin sesini hatırlatan bir cümlede… Bir babanın elinden kalan alışkanlıkta… Ve bazen de hiçbir sebep yokken dolan gözlerimizde.

Benim çocukluğum hâlâ benimle. Sadece artık dışarıda değil. İçimde yaşıyor.
Ve galiba insanın en ağır mirası da bu:
Geçmişin elinden tutup bugüne kadar getirdiği çocuk…
Ne tamamen susturabiliyorsun onu,
ne de geçmişte bırakabiliyorsun.

Sadece büyüdükçe ona biraz daha yaklaşıyor, biraz daha iyi anlıyor ve sonunda şunu fark ediyorsun:

Meğer ben çocukluğumu yaşamış ve bitirmiş değilmişim.
Çocukluğum, bütün ömrüm boyunca benimle yaşamaya devam etmiş.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter