Biz,
kirpiklerinin ucuna tutunmuş mavi uçurtmalarla
kimsesiz düşlerin altını çizmedik mi?
Eli kolu bağlı geceden geçtiğimiz zaman,
nasıl da arasına bahar saklardık
sancıları doğuran ayaza inat.
Boşluğa asılı hiçlik,
yükü ağır bir anafordu yüreğimizde;
çarmıha gerilmiş sabrın her çivisiyle
aşkı yeniden, yeniden yaşardık.
İçinde kalabalık umutlara sarılmış düşlerin aşkıyla,
ağır bir eylülde,
iğdiş edilmiş yalnızlıkların gözlerinden yağardık.
Avazı Ruhi Su olan türkülerin
akordu bozuk kederleriyle
hüzünler toplardık.
Anlıyor musun?
Parça parça şiveler koparırdım esmer gülüşlerinden,
takas ederdim ekim gülüşlü bir sonbaharla.
Usulca gözlerinden öperdim,
içim çekilirdi aşktan.
Büyümeye yüz tutmuş hayallerimle,
bildiğim, bilmediğim tüm hayatın
renkleriyle birleşirdin.
Sonra
çocukluğumu giyerdim üzerime.
Bilir misin, acırdı kemiklerim.
Çocukluğumdan kalmış şiirlerin koynunda uyurken hüzün,
keşkelerle dolu bir sevdayla
kaybolmak isterdim gözlerinde.
Kaçtığım anda yakalanırdım yaralarıma.
Bitmek tükenmek bilmeyen ahlar
inerdi
ırmaklar boyu suskunluklara.
Sonra, kirpiklerimden düşerken yağmur,
imgeler açan şiirlerin kuytusunda
düşler dükkânına satardım neyim var, neyim yoksa.
Kaidesi arızalı bir hayatta
ışıklar toplardım çocuklara.
Avucumda saklardım
rüzgârla gelen mutlu ıhlamur kokusunu.
Gülüşünün ucundan tutup kalkardım.
O kadar çok noktalar koyardım ki kahrolası olmayışına.
Demirle dövülmüş geçmişimizdi geriye kalan.
Aykırı yalnızlıklar mezarlığı kadar rezildi yaşamak..!
Cebimde sakladığım eski anılarımla,
kelebek ömrüne bir sığıntıydı sevinçlerim.
Hep belkilere, keşkeler eklemem ondandı.
Kentin kuytularında
unutkan sevdalar uyanırken ansızın,
umutları kırık küçük adımlarıyla geçerlerken,
üstü küllenmiş öyküler göğsümün ilticasına göçerdi.
Şimdi,
kokuna binmiş çiçeklerin topraklarıyla gireceksin ülkeme;
ruhu yoksul, insansız,
kimliksiz, yurtsuz.
Anlıyor musun?

